Kayıtlar

Güneş kadını

8 Eylül 2025: Güneş Kadınıyla Bir Sabah Bu sabah, 8 Eylül 2025, sanki gökyüzü biraz daha mavi, bulutlar biraz daha hafif. Pencereden süzülen ilk ışıkla uyanıyorum; içimde bir türkü, dudaklarımda bir günaydın. Bugün sıradan bir Pazartesi değil, çünkü sen varsın, güneş kadınım. Seninle her sabah bir bahar, her an bir neşe. Sabahın erken saatlerinde, Arif Sağ’ın “Çayır Çimen Geze Geze” türküsü çalıyor kulaklarımda. Bağlamanın o coşkulu tınısı, sanki ruhumu çayırlara, çimenlere çağırıyor. Bu türkü, doğanın özgürlüğünü, kalbin ferahlığını hissettiriyor. Tıpkı senin gülüşün gibi; bir anda odamı, içimi, dünyamı aydınlatıyor. Sen bir bahar dalısın, ben dalında özgürce ötüşen bir serçe. Güneşin Işığında Bir Günaydın Bugün sana günaydın derken, içimde bir ırmak çağlıyor. “Günaydın, güneş kadınım,” diyorum, “yüzünle uyanır sabahlarım, gözlerinle açılır gökyüzüm.” Seninle her an, bulutların dağıldığı, mavinin berraklaştığı bir an. Kalbinin ferahlığı, sanki bir meltem gibi ruhuma dokunuyor, beni ka...

Eskiye Duyulan Özlem ve Kalbin Arayışı: O Neşe Kaşığı Günler

Bazen bir şarkı çalar sokakta, rüzgarın uğultusuna karışır; o an çocukluğundaki bir yaz akşamına dönersin. Ne zaman olduğunu bilmediğin, ama hissettiğin o güzel günler gelir gözünün önüne. İçinde tarif edemediğin bir sızı... bir özlem belirir: Eski zamanlara... o iyi insanlara... gerçek sevgilere. Hayatın içinde bazı dönemler vardır: Neşe kaşığı gibi. Ne eksik, ne fazla. Her şey tam kıvamında. Gülüşler samimi, dostluklar sahici, sevgiler hesap kitap bilmez. O anları yaşarken kıymetini tam bilemezsin belki, ama yıllar geçtikçe fark edersin: "Ah o günler..." dersin, "İçimi ısıtan insanlar yanımdaymış meğer." Sonra zaman geçer. Hayat değişir. İnsanlar değişir ya da kaybolur. Ve sen bir sabah uyanırsın; kalbinin bir köşesinde bir boşlukla. Gerçek sevgiyi ararsın... Hani sana iyi gelen, içini titreten, ruhunu yormayan sevgiyi. Ama o sevgi bazen kayıptır, bazen de hiç gelmemiştir hayatına. Ve işte tam da orada başlar özlem. Özlem, sadece bir kişiye ya da zamana değil; o d...

Biraz Durgun, Biraz Yorgun, Ama Huzurlu

Bazı günler vardır, ne tam mutluyum dersin, ne de üzgünüm. İçin kıpır kıpır değildir ama karanlık da değil. Sadece... sakinsindir. Dalgasız bir deniz gibi. Hafif bir rüzgar eser yüzünde, ne serinletir ne üşütür. İşte ben, tam da öyleyim bugün. Biraz durgunum. Belki de fazla konuşmadım bugün. İnsanlarla değil, iç sesimle konuştum daha çok. Gözlerim pencereye takıldı birkaç kez. Geçip giden arabaları, yürüyen insanları izledim. Herkes bir yerlere yetişiyor gibiydi. Bense sanki zamanı durdurdum. Acelem yoktu. Çünkü bazen acele etmek, ruhu yorar. Biraz yorgunum. Ama öyle fiziksel bir yorgunluk değil bu. Daha çok içten gelen, sessiz bir yorgunluk. Hayatın “çaba” kısmı biraz fazla gelmiş olabilir. “Her şey yolunda” demekle “her şey gerçekten yolunda” arasında ince bir çizgi var ya, işte o çizginin üstünde yürüyorum sanki. Dengeyi bozmamaya çalışarak. Ama bu yorgunluk bile huzurlu bir yerde dinleniyor içimde. Ve evet… Huzurluyum. Nedensiz bir huzur bu. Belki bir kahve yudumunun sıcaklığında, ...

Yaşamak mı? Sadece Gelecek İçin Tükenmek mi?

Dışarısı karanlık... Bulutlar öfkeli, yağmur şiddetli. Arabalar sabırsızca kornalara sarılıyor; sanki birbirlerine "çekil önümden" demekten başka dertleri yok. İnsanlar ise her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor birbirinden. Artık yapraklar bile onlara selam vermiyor. Çünkü ağaçlar bile farkında olan bitenin. Evet, ağaçlar da sıkılmış durumda. Çünkü onlar da biliyor artık: İnsanlar ne istediklerini bilmiyor. Koşuşturan kalabalıklar... Bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar, ama nereye? Kimse yaşamın farkında değil. Kimse "şimdi"de değil. Herkesin kafasında aynı düşünce: Gelecek. Yarın, yarın, yarın... Ev almalıyım, araba almalıyım, evlenmeliyim, statü kazanmalıyım... Ama kimse bilmiyor ki o yarın, belki de hiç gelmeyecek. Ve asıl olan tek şey, tam şu an. Bu an. Yağmurun tenine değdiği, rüzgarın saçlarını karıştırdığı, bir çocuğun gülümsediği, müziğin seni dansa davet ettiği o an... Ama insanlar bunu görmüyor. Görmek istemiyorlar belki de. Kendilerinden kaçıyorlar. Kendile...

“Eskişehir: Dans Et, Kahve İç, Gülümse!”

Eskişehir… Adı üstünde “şehir” ama bildiğin şehirlerden değil. Burası biraz Amsterdam, biraz İstanbul’un 90’lar hali, biraz da sabahın köründe kahve içen bir edebiyat öğrencisi gibi… Yani ne olduğu belli değil ama iyi ki var! Sokaklar mı? Onlar yürümüyor, resmen dans ediyor! Eskişehir’in sokakları yürümek için değil, ritim tutmak için yaratılmış gibi. Her adımda ya bir saksafon sesi ya da kulağında yankılanan “Hadi be, burası çok güzelmiş” cümlesi… Barlar Sokağı desen geceleri tango salonu gibi. Bir bakıyorsun elinde kahveyle gezip resim çekiyorsun, bir bakmışsın kendini dans pistinde bulmuşsun. Yok ben dans edemem deme, burası zaten “edebilenlerin değil, kendini bırakanların” şehri.  Odunpazarı: Tarihin sakız çiğneyen versiyonu Odunpazarı'na gelince… Sanki tarihle randevulaşmışsın da o sana çiçek yerine kahveyle gelmiş. Rengarenk evler, taş sokaklar, her köşe başında “Biz burada çok mutlu yaşadık” diyen bir huzur. Evlerin pencereleri bile “gel seni biraz dinlendireyim” der gibi. I...

Sokakların Dili

Bazı sokaklar konuşur. Hayır hayır, öyle “Hey sen kimsin?” diyecek halleri yok. Ama bir taşına, bir çatlağına bakarsın… anlarsın. Der ki: “Buralarda çok şey yaşandı, otur hele anlatayım.” İşte bu yazı, öyle bir sokaktan değil… Bir sürü sokaktan, birbirine karışmış anı kokan sokaklardan. Diyarbakır’ın kucak gibi açılmış kuçelerinden, Marmaris’in sabaha kadar açık sahil barlarının arkasındaki sakin aralardan… Bodrum’un "Günaydın!" demeden güneşlenmeye başlayan sokaklarından ve Kuşadası’nın martı sesleriyle uyandıran sabah yürüyüşlerinden. Yalıkavak’ta esen rüzgarla kafanı toplayamadığın ara yollardan da var bu yazıda, Çeşme’nin kendini Ege kraliçesi sanan Arnavut kaldırımları da… Diyarbakır Surları’nın gölgesinde bir çocuk top oynar hâlâ. Kulağında annesinin sesi: "Eve geç kalma ha!" Sokak dar, ama anılar geniş. Taşın üstünde oturursun, yere düşen karpuz kabuğuyla bir hikâye başlar. Bir de bakmışsın, sokak sana babaannenin ayak seslerini hatırlatmış. Marmaris sokaklar...

Renklerin Çorbasında Bir Kaşık Hayat

Düşünsene... Sabah uyanıyorsun. Her şey siyah-beyaz. Kahve kupan bile... Kupanın üstünde "Hayat kısa, kahveni iç" yazıyor ama o da gri, tatsız. Cümle bile moralini bozar bu renksizlikte. O an anlarsın ki renk dediğin şey, sadece bir boya kutusundan ibaret değil. Renk; hayatın kahkahası, göz kırpışı, neşesi, huysuzluğu... Kısacası, renkler bizim hayata attığımız çiçekli çarşaflar. Kırmızı mesela… Bazen aşkın ter bastıran hali, bazen de sinirin “Yeter artık!” diye bağırdığı an. Bir çilek reçelinde gördüğünde mutlu eder, trafik ışığında gördüğünde hop oturtur hop kaldırır. Çift karakterli ama olsun, biz de öyleyiz zaten. Sarı? Tam bir sabah enerjisi... Limon gibi ferah, güneş gibi sıcacık. Ama sarı kart görünce can sıkar, orası ayrı. Yine de sarı, çocukluk gibi; enerji dolu, biraz da yaramaz. Sarı bir yağmurluğun varsa, yağmurda bile gülümsersin çünkü o an dünyaya "Ben buradayım, ıslanıyorum ama coolum" diyorsundur. Mavi? Derin, dingin, biraz içine kapanık… Hani şu ...